MEVLANA TAKVİMİNDE BUGÜN

KADİR GECESİNİ ARAMAK

Kadir gecesi, Ramazan-ı Şerîfin, son on gününde aranır. Kuvvetli ihtimal yirmi yedinci gecesidir. İmâm-ı Mâlik’e (rahimehullâh) göre, Ramazan-ı Şerîfin son on gününün her gecesinde aramak lâzımdır, ya’nî bu geceleri ihya etmek lâzımdır. İmâm-ı Şafiî’ye (r.h.) göre yirmi-birinci gece olması kuvvetlidir. Bâzıları da on dokuzuncu gecedir dediler. Âişe (r.anhâ) gibi. Ebû Berde Eslemî (r.a.) Kadir gecesi Ramazan-ı Şerîfin yirmiüçüncü gecesidir dedi. Ebû Zer ve Hasan (r.a.) Kadir gecesi, yirmi beşinci gecedir dediler. Hazret-i Bilâl’ın (r.a.) Peygamber Efendimiz’den (s.a.v.) bildirdiğine göre Kadir gecesi yirmidördüncü gecedir. İbn-i Abbâs ve Ubeyy İbn Kâ’b (r.a.) Kadir gecesi yirmi yedinci gecedir dediler. Riyâd-üs-Sâimîn kitabında diyor ki, Kadr gecesi, Ramazan-ı şerîfin son on günü içinde dev[Devamı]



Namaz Vakitleri

Mevlana Takvimi'nden Seçme Yazılar

Güncel Meseleler

face


mtbbb




Kitap Market

Medila Player [codepeople-html5-media-player id="2"]

 

İmam-ı Şâfii (r.h.) şöyle demiştir: “Kitap, sünnet, ashab ve icmaya aykırı şeyler icad etmek sapıklıktır. Bunlara muhalif olmayan, hayırlı ve güzel olan şeyler ortaya çıkarmak ise kötü bid’at değildir.”

Asırlardan beri Berât, Regâib ve Kadir gecelerinde kılınan namazlar bu kapsamdadır.

Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet zamanında akdedilen bir ilim meclisinde, dönemin büyük fıkıh alimlerinden sayılan Molla Hüsrev, Molla Gürâni gibi âlimlerle, bir çok ilimde maharet sahibi, tasavvuf ilimlerinde derya olan Şeyh Akşemseddin’in de hazır bulunduğu bir yerde Regâib namazının sıhhati üzerinde birleşmişler ve bunun üzerine vakfiyede yer alması için sultan tarafından emir verilmiştir.

Bidatlar Kur’an ve sünnetle çelişir, onlarla bir tearuz içinde olursa bunlara kötü bidat denir. Dinde sonradan uydurulan dedikleri budur, bunlar reddedilmiştir. Böyle değil de bidatin şeriatta bir aslı olur ve tekarrup yani Allah rızasını kazanmak için ortaya çıkarılırsa, o zaman buna bidat-ı hasene derler. Bunu “sonradan ortaya çıkma” değil, “sünnet” tabir ederler ve bunlar makbuldür. Zira bu nevi uygulamalar, ulemânın yoludur. Bunlar Nebi (s.a.v.)’in temiz sünnetine dahildirler. Zira mutlak sünnete muhalif olmayan muhdes, yani sonradan ortaya çıkarılmış şeyler kapsamının dışındadırlar. Nitekim, “Her kim İyi bir sünnet koyarsa (Müslim, zekat 69) hadisinde bidat-ı hasene sünnetle tabir edilmiştir. Bundan dolayı bidat-ı hasene, sünnet kapsamındadır. Özellikle meşayih ve evliyanın tatbikatları bu açıdan son derece önemlidir.

Bu Nebi (s.a.v.)’in şeriatını değiştirmek gibi algılanmamalı belki onun gizli taraflarını açıklamanın söz konusudur. Bu açıklama ise bid’at değil, hidâyetin ta kendisidir. Dolayısıyla bu tip ibadetler indî olmayıp şer’idir. Onların tatbikatları sünen-i hüdâ çerçevesinde mütâlâa edilmelidir. Halbuki Bazı sığ âlimler bunu anlayamayıp reddetme yoluna gitmişlerdir.

(İsmail Hakkı Bursevi, Hadis-i Erbain, s. 14, 226)

Günümüzde mikrobun kâşifi olarak bilinen Louis PASTEUR’den 400 yıl önce FATİH SULTAN MEHMED HAN’ın hocası AKŞEMSEDDİN Haz­retleri dünyada ilk olarak mikrobu keşfeden İslâm alimidir.

Doğum yeri Amasya – Osmancık olup yaşa­dığı yıllar (1389-1458) arasıdır.

Hz. Muhammed (s.a.v.)’in «her derdin de­vası vardır» hadisi şerifine tabi olan AKSEMSEDDİN Hz., dini ve tıbbî ilimlerde inceden in­ceye araştırmalar yapıp «Maddet-ül Hayat» ad­lı tıp kitabında belirttiği şu neticeye varmıştır; “Hastalıkların insanlarda teker teker ortaya çık­tığını sanmak hatalıdır. Hastalık insandan insa­na gözle görülmeyecek kadar küçük lâkin can­lı tohumlar (mikroplar) vasıtasıyla geçer.”

AKŞEMSEDDİN Hazretleri bedeni hastalık­ların olduğu kadar ruhî hastalıkların da hekimi idi. Ona «Tabib-i ERVAH» Ruhların doktoru der­lerdi.

AKŞEMSEDDİN Hz.leri Hacı Bayram Veli’nin müridi olup kendisine Fatih Sultan Mehmet Han tarafından İstanbul’un manevi fatihi unva­nı verilmiştir.

Bir çok kerametleri olan AKŞEMSEDDİN Hz.­leri Mihmandarı Resûlullah (s.a.v.) Ebu Eyyüb El Ensarî’nin yerini de keşfetmiştir. Oraya bir türbe ve cami yaptırmıştır. Bugün Eyüp Camii adıyla anılır.

(Risâlet-i Şerh-i Hacı Bayram veli)

(Müfessir Kurtubi der ki, şarkı söylemek, ney çalmak ve raks etmek icma ile haramdır. Şeyhü’l-İslâm Abdülkadir-i Geylani (k.s.)’un: (Raksa helâl diyen kâfir olur) fetvâsını gördüm. Haram olduğunda sözbirliği olduğu bilindikten sonra, helâl diyenin kâfir olacağı anlaşılır. Bu kimselerin toplantılarında oturmak caiz değildir. Raks, oyun, dans, şarkı ve çalgı haramlıkta eşittir. İstihsan
kitabında der ki, çalgı sesi dinlemek haramdır. Fısk yani harama güzel ve helâl demek ise küfürdür. Raks ve elbisesini yırtmak, Kur’ân-ı Kerîm okunurken, zikredilirken, vaaz
dinlerken de olsa böyledir. Bu mecliste bulunanın şahidliği kabul edilmez. Çünkü onları büyük günah işlemek üzere toplamıştır. Kendilerini, sûfiyye diye isimlendirip, eğlence ve raks
ile meşgul olan ve nefislerinde bir rütbe iddia edenlere ne dersin? İmâm-ı ‘zam şöyle buyurmuştur:[…]

adalet1Ebû Hüreyre (r.a)’den şöyle demiştir: Resûlullâh (s.a.v) mesciddeyken müslümanlardan bir kimse yanına geldi ve
ona bir nidâ edip: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ yaptım” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Bu sefer o zât peygamberin yüzünü döndürdüğü tarafa geçip yine: “Ya Resûlullâh (s.a.v.)! Ben zinâ ettim” dedi. Peygamber (s.a.v) ondan yüz çevirdi. Nihâyet o zât bu itirafı dört kere tekrarladı. Bu şekilde kendi aleyhine dört kere şehâdet edince Resûlullâh (s.a.v) onu çağırıp: “Sende delilik var mı?” diye sordu o zat: “Hayır” dedi. Resûlullâh (s.a.v.): “Sen evli misin?” diye sordu. O zat: “Evet” dedi. Bunun üzerine Resûlullâh (s.a.v.) oradakilere: […]